Kör Baykuş Romanında Anlatıcının Yaşadığı Kompleksler

Kör Baykuş Romanında Anlatıcının Yaşadığı Kompleksler

Bugün sizlerle International Baccalaurate okurken yazdığım bir ödevi paylaşmak istiyorum. Umarım beğenirsiniz.  🙂

ÖZ ELEŞTİREL DEĞERLENDİRME:

Sadık Hidayet’in Kör Baykuş adlı eserinde anlatıcının komplekslerini incelemek istememin sebebi kitabın anlatıcı etrafında şekillenmesi ve anlatıcının ruh halini ve hayal dünyasını anlamanın yolunun onun psikesini ve geçmişini değerlendirerek gerçekleşebileceğini düşünmemdi. Ayrıca psikolojik romanlara meraklı oluşum da beni bu eser üzerinde çalışmaya sevk etti.

Bu eseri sınıfta işlerken anlatıcının ruh halini çözümledik ve çeşitli komplekslere sahip olduğunu anladık. Bu kompleksler Oudipus kompleksi ve Orpheus kompleksi idi. Buradan yola çıkarak anlatıcının psikolojisi üzerinde çalışmaya karar verdim. Kitap üzerinde araştırma yaparken anlatıcının aynı zamanda aşağılık kompleksine de sahip olabileceği aklıma geldi çünkü anlatıcı sevgisiz bir ortamda büyümüştü. Ödevimi üç komplekste sınırlandırmamın sebebi konuyu farklı açılardan değerlendirmek içindi. Bu komplekslerin anlatıcının ruh haline etkisini eserdeki leitmotifler, karakterler, mekan, zaman vb. unsurları açıklayarak irdelemeye çalıştım. Eseri incelerken bu komplekslerin kökeninin ölüm ve sevgi yetersizliği olduğunu anladım. Anlatıcıdaki yaşam-ölüm çatışması sürekli kendini tekrar etmekteydi ve bu durum anlatıcının geçmişini hatırlamak ve unutma isteğinin çatışmasıyla gerçekleşmişti. Bu çatışmalar onu psikolojik olarak dengesiz bir hayata sürüklemişti ve bu durumun onun kaderiymiş gibi dayatılması belirlenen bir yaşamı yaşamanın zorluğuna sebebiyet vermişti. Bu durumları göz önünde bulundurdum ve kompleksleri açıklarken biçimsel unsurlarla içerik unsurlarını birleştirerek değerlendirmelerde bulundum.

Bu değerlendirmeler esere farklı açılardan bakmama sebep oldu. İlk başta karmaşık gözüken ve değişken bir ruh haline sahip olan anlatıcı aslında varoluşun temel kaygılarını taşıyan bir insandan ibaretti. Toplumdan yabancılaşmış olan anlatıcı kendi gölgesini yani kendisini arıyordu fakat bulmakta zorluk çekiyordu. Özellikle gölge ve ayna leitmotifleriyle anlatılmaya çalışan bu arayış kitapta beni en çok etkileyen unsur olmuştu. Bir diğer dikkatimi çeken unsur da kitapta karakterlerin fiziksel özelliklerine yönelik- iç dünyalarına kıyasla- daha fazla bilgi verilmiş olduğuydu. Birden fazla kadın ve erkek karakter olmasına rağmen anlatıcının annesinin bütün kadınların, babasının da bütün erkeklerin yerine geçtiğini sınıfta tartışırken öğrenmiştik. Buradan yola çıkarak konuya başka bir açıdan bakmaya çalıştım ve fiziksel özelliklerin aslında eksik manevi duyguların boşluğunu doldurmak için kullanılmış olabileceğini düşündüm. Bu fiziksel özellikler anlatıcıda bir saplantı halini aldığından anlatıcı arayışı içersinde olduğu sevgiyi bulamamaktaydı.

Kör Baykuş’un bende bıraktığı bu izlenim beni asıl olanın kendini aramak mı yoksa bulmak mı olduğu hakkında sorular sormaya itti. Sonuç olarak, derin ve karmaşık bir kitap olan Kör Baykuş’u hem okurken zevk aldığımdan hemde sorduğum soruların açtığı kapıları görmek isteyişimden ötürü seçtim.

KÖR BAYKUŞ ROMANINDA ANLATICININ YAŞADIĞI KOMPLEKSLER

 

Psikolojik karmaşa ya da kompleks, bireyin bilinçaltında oluşan ve bireyi çeşitli dengesiz hareketlere sürükleyen psikolojik bir olgudur. Bu terim ilk defa Carl Gustav Jung tarafından kullanılmış ve psikolojide çığır açan deneylerin hazırlayıcısı olmuştur. Jung bilinçaltını kişisel ve kolektif olmak üzere ikiye ayırarak psikolojik karmaşaları incelemiştir. Kişisel bilinçdışı, kolektif bilinçdışının üzerinde kalan kısım olarak kişinin anıları, arzuları, unutulmuş veya bastırılmış duygularından oluşur. Yani, kişinin geçmişini bilinçaltına kazıyıp bilince ulaştıran ana etmendir. Kolektif bilinçaltı ise daha eskiye dayanmaktadır. Bireyle sınırlı kalmayıp bilinçaltının da derinliklerine inen kolektif bilinçaltı arketiplerden yani mit ve sembollerin bireyin psikesindeki gölgesinden ibarettir. Arketipler ilk şekillenen, yani Adem ile Havva’dan beri bilinçaltımıza kazınmış kalıtsal sembollerdir. Bu yüzden, geçmişle şu an arasında bir altyapı yani köprü oluştururlar. Bilinçaltına bastırılmışlık yoluyla aktarılan birçok karmaşa bireyin ruh dünyasındaki geçmişle gelecek arasındaki köprüyü yıktığından birleşen birçok karmaşa içinden çıkılmaz psikolojik hastalıkları doğurabilir. İnsan yaşamında bilinçaltının çözümlenmesi ancak bireyin ihtiyacı olan fakat gerçekleşememiş olan sevgi, güvenlik ve kendine saygı gibi bilinçaltına atılmış değerlerin keşfedilmesi ve anlamlandırılmasıyla sağlanabilir. Bu değerlerin keşfedilmesi veya yeniden kazanılabilinmesi dönemin sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal arka planlarına da bağlıdır. Döneme bağlı olarak değişim, birçok spor, sanat vb. kültürel dallarda görüldüğü gibi bireyin içindeki değişimlere uyum sağlama veya sağlayamama gibi dürtüleri de tetikler ve seçim, bireye göre değil de genele bağlı kalarak sağlanan kaos dolu bir zamanda yerini totaliter çoğunluğa bırakır. Baskı ve korku, 20. yüzyılın en önemli kavramlarından ikisi olup toplumu birçok alandaki değişimlere sürüklemiştir. Psikolojik eksende incelendiğinde 20. yüzyılda yazılan birçok edebi eserin teması olan korku, umutsuzluk ve savaşın yıkıcılığı küresel kavramlara dönüşmüştür. Bu yüzden komplekslerin çözümü bu dönemde daha da komplike bir hal almıştır. Bu tezde Oudipus, Orpheus ve Aşağılık kompleksleri Sadık Hidayet’in Kör Baykuş adlı eserindeki anlatıcı açısından incelenecektir.

 

 

Kitaptaki anlatıcı kendinden ve toplumdan yabancılaşmış bir karakterdir. Gördüğü, duyduğu ve hissettiği şeylerin gerçek olmadığına inanmak isteyen anlatıcının geçmişin yükünü üzerinden atamayışı onun önce kendinden sonra da toplumdan yabancılaşmasına sebebiyet vermiştir. Anlatıcı için geçmiş yalnızlığa duyulan öfke anlamına gelmektedir çünkü annesi anlatıcıyı anlatıcı çok küçük yaştayken terk etmiştir. Anlatıcı bu haliyle mitolojik bir karakter olan Oudipus’a benzemektedir çünkü iki karakter de aile bireyleri tarafından istenmemiş, Oudipus babası tarafından ayakları bağlanarak ormana bırakılmış, anlatıcı ise annesinin ölümcül deneyinin asıl kurbanı olmuştur. Oudipus mitindeki en önemli karakter, lanetlenişinin sorumlusu olarak ölmemek için oğlunu terk eden Laios’dur. Sonuç olarak, Oudipus da kaderinin kurbanı olarak babasını öldürmüştür. Olayların bir kader zincirinde gerçekleştiği Kör Baykuş’ta da annesinin anısından kurtulamayan ve bu yüzden de kadınlara karşı yoğun bir nefret duygusu ile aşk arasında kalan bir anlatıcı vardır. Anlatıcı kadın karakterleri hem fiziksel hem de manevi açıdan öldürerek bu arada kalıştan ve acıdan kurtulmak istemektedir fakat kurtulamamıştır çünkü kaderinin farkındadır ve bu kader kavramı anlatıcıda Oudipus Kompleksi’nin oluşumunda önemli rol oynamıştır.

Oudipus Kompleksi, Sigmund Freud’un Sophokles’in meşhur Oudipus Tragedyasından esinlenerek ‘erkek çocukların anneye duyduğu yoğun cinsel istekten dolayı babayı rakip olarak görme’ olarak tanımladığı bir komplekstir. Sigmund Freud’un kullandığı terimlerle id, ego ve süperego Oudipus kompleksinin oluşumunda büyük rol oynar. Bu üç unsurdan id cinsel istekler, sıcaklık, güvenlik, arkadaş bulma gibi insanoğlunun temel isteklerini karşılarken süper ego tabuların yani baba figürünün, kültürel adetlerin ve değer yargılarının sembolüdür. Bu yüzden id ve süper ego sürekli bir çatışma halindedir. Ego ise hem süper egoyu hem de idi düzenleyici ve dengeleyici görevdedir. Süper ego baba figürünü simgelediğinden Oudipus Kompleksinin temelini oluşturur çünkü erkek çocuk babanın otoritesini yıkarak anneye sahip olma arzusu içinde bulunmaya başladığı fallik dönemde annenin mutlak ve tek sahibi olan babadan korkmaya başlar. Bunun sebebi babanın cezalandırıcı güç oluşudur. Erkek çocuk için cezalandırılmanın en büyüğü ise hiç kuşkusuz cinsel organını fark ettiği bu dönemde babası tarafından hadım edilmektir. Çocuğun bilinçaltında oluşan bu korku, çocuğu cinsel arzularını büyüyünceye kadar itmesine -bastırmasına- ve özdeşleşme sürecine başlamasına sürükler.

Özdeşleşme sürecinde babasına benzeyerek onun değer yargılarını kendine göre içselleştiren çocuk kendi değer yargılarını oluşturur. Bu yüzden özdeşleşme sürecinin kesintiye uğraması veya hiç gerçekleşememiş oluşu erkek çocuğun hayatına çekirdek vicdanı olmadan devam etmesine sebep olur. Bu kompleksin Kör Baykuş’taki anlatıcıda görülmesinin sebebi sevgi ve nefret duygusunun birbirine karışarak tek bir bireyde yani annede toplanmasıdır. Anlatıcı özdeşleşme sürecinde babasının yanında olamayışı bir yana ona annesini hatırlatan korku, cinsel arzu, utanç gibi duyguları halasına ve sütkardeşine bırakıldığında hissetmiştir. Anlatıcı karısının erkek kardeşini öptükten sonra şunları söylemiştir: ‘‘Eski, gizli istekler, önlenmiş boğulmuş istekler yeniden canlanıyor, intikam diye bağırıyorlardı.’’ (Hidayet:57) Anlatıcı aynı zamanda annesine duyduğu sevginin ve nefretin tezahürlerini başka karakterlerin fiziksel özelliklerine yönlendirerek kendini korumak istemiştir. Amcasının yarık dudaklı oluşu, kahpenin ve diğer kadın karakterlerin sol ellerinin işaret parmağını ısırması ve bunun gibi durumların tekrar etmesi anlatıcının cinsel tatminsizliğinin ne denli yoğun olduğunu göstermektedir.

Anlatıcıdaki bir başka kompleks de Orpheus Kompleksidir. Mitolojik bir kahraman olan Orfe’nin hikâyesi birçok açıdan anlatıcının bilinçaltındaki sorunları yansıtmaktadır. Bu mitte anlatılmak istenen insanın ölüm korkusuyla boğuşmasının hayattaki en zor şey olduğudur. Suçluluk ve kabullenemeyişin insanın içine düşürdüğü şüphe ise ölüm korkusunun temelinde zaten vardır. Kör Baykuş’taki anlatıcıda ölümü örtmek isteyiş, onun sürekli ölümden bahsetmesine mani olamamıştır çünkü anlatıcının bilinçaltının en derinliklerinde olan ölüm belirsizlikler -babasının mı amcasının mı öldüğü- ve bunun doğurduğu fantazmalar yani halüsinasyonlarla desteklenerek içinden çıkılamaz sorunlara neden olmuştur. Anlatıcı ölümden hem korkmakta olduğunu söylemekte hem de tek çaresinin ölüm olduğunu ve bunu kabullendiğini iddia etmektedir. Bu çelişki Orpheus Kompleksini doğuran ana etmendir. Orfe de anlatıcı gibi ölümü kabullenememiş ve geriye dönüp arkasına bakarak karısının tekrar ölümüne sebep olmuştur. Buradaki geriye doğru bakış anlatıcının geçmişteki tıkanışının geleceğe de yansıdığını göstermektedir çünkü anne anlatıcının saplantılı kaldığı cinsel tatminsizliklerinin sembolüdür ve anlatıcının onu bir daha göremeyişi, yeniden kaybetme korkusuna ve bununla birlikte onun kadınlara yaklaşırken hep tedirgin, utangaç, iktidarsız bir görüntü çizmesine sebebiyet vermiştir. Kitaptaki anne karakterinin bütün kadınlara, baba karakterinin ise bütün erkeklere hem fiziksel hem de psikolojik olarak benzemesi bu sebeptendir.

Anlatıcının yaşamı komplekslerin oluşturduğu çelişkiler yüzünden dağılmıştır. Anlatıcı bunu bilmekle beraber böyle gözükmesinden de utanıp sıkılmakta ve bu yüzden de karşıt öğeleri çatıştırarak kendi hayatına bir denge getirmeye çalışmaktadır. Bu açıdan bakıldığında karşıt duyguları çatıştırarak senteze ulaşmak yani tamamlanmak isteği anlatıcıdaki yarım kalmışlığı da göstermektedir. Anlatıcı yarım kalmışlığını afyonla veya uykuyla tamamlamak istese de ayna sembolü onun duygularını okuyucuya ifşa etmektedir. Ayna kitabın başlarında ‘‘o çekici ayna’’ ifadesiyle anneyi belirtmek için kullanılmış fakat sonlara doğru anlatıcı aynaya baktığında kendisinin o nefret ettiği, kahkahasını her yerde duyduğu ihtiyar hurdacıya dönüştüğünü görmüştür. Yani annesi anlatıcının zihninde hep çelişik bir biçimde yer almıştır. Orfe gibi anlatıcı da yaşama bir kadın figürle bağlanmış fakat bu bağlanma her an kopabilecek bir pamuk ipliği gibi dayanıksız olduğundan gerisinde şüphe ve korku bırakmıştır. Anlatıcının halüsinasyonlarında sürekli kalemdan görmesi de, kalemdanın mezarlığa benzemesi nedeniyle anlatıcıdaki ölüm korkusunun ne denli yoğun olduğunu simgesel olarak göstermektedir. Aynı zamanda kalemdandaki resimde ihtiyar adam ile genç bir kızın yer alması ve bu iki karakterin arasından bir nehrin akması anlatıcının yaşasa da ölse de annesine ulaşamayacağını hissetmekte olduğunu fakat onu hatırlatan simgesel unsurlarla avunmaya çalıştığını göstermektedir. Ayrıca kitapta bırakılan bazı geçiş anlarında bulunan çizikler ruhsal açıdan anlatıcının hissettiği boşluklar olarak algılanabilir.

Orpheus Kompleksi ve Oudipus Kompleksi birlikte değerlendirildiğinde anlatıcının psikesinin derinliklerinde bastırılmış sorunlar yattığı görülmektedir. Bu sorunlar ancak anlatıcının çocukluğu açıklığa kavuşturulduğunda anlaşılabilir. Çocukluk ise her ne kadar saflık zamanı olarak algılansa da aslında bireyin en sancılı sürecidir. Anlatıcıda çocukluğundan miras kalan ve yarası kapanmamış, çelişkilerle beslenmiş aşağılık kompleksinin varlığını görmek mümkündür.   Aşağılık Kompleksi Alfred Adler tarafından ortaya atılmış aşağılık duygusunun dengesiz bir psişede oluşturduğu komplekstir. Adler’e göre her çocuk aşağılık duygusu hisseder ama sağlıklı ve dengeli bir kişiliğe sahip olan çocuklar bu duyguyu bastırarak tekrar güven kazanabilirler fakat dengesiz bir karakterde bu duygu komplekse dönüşür. Kör Baykuş’taki anlatıcıda bu kompleksin oluşma sebebi sevgi yetersizliği ve dışlanmadır. Anlatıcı daha çok küçükken bırakıldığı halasının yanındayken ensest gibi gözüken bir ilişkiye zorlanmış ve sütkardeşiyle evlenmek zorunda kalmıştır. Buna rağmen anlatıcı sütkardeşiyle sadece bir kere -o da evlenmeye zorlanacağını bilmeyerek- ilişkiye girmiştir.

Kör Baykuş’ta Aşağılık Kompleksi bireyin hem kendini hem de bulunduğu zamanı kısıtlamasıyla anlaşılabilir. Anlatıcı hayatı hakkında şunları söylemiştir: ‘‘…gecenindi söz, dünyanın yerine gecenin karanlığı hüküm sürüyordu (bana öğretmemişlerdi geceye bakmayı, geceyi sevmeyi).’’(Hidayet:52) Gece, anlatıcının kısıtlandığı karamsar, ölümle ilgili, anlatıcının korkularını bastırmaya çalıştığı zaman dilimidir. Bu kısıtlayış anlatıcının psişesine odaklanmak için yapılmıştır. Anlatıcı bu sözle kıstırıldığı o dört duvar arasında başkalarının-karısının, annesinin vb.- onun hakkında kararlar verdiğini ve onun hiçbir şekilde kaderini önleyemediğini söylemek istemiştir. Aynı zamanda anlatıcı annesinin sevgisinden ve diğer karakterlerin sevgisinden yoksun bırakılmıştır. Bu durum, sevginin hak değil hak edilmesi gereken bir duyguya dönüşmesinden kaynaklanmaktadır. Anlatıcının annesi, ikizlerden birini seçmek için yaptığı deneyde sevginin aslında maddeye dönüştüğünü göstermiştir. Anlatıcı bu durumu bastırmak için zaten ölmüş babası veya amcası yerine kendi yaşanmamışlığını koyar. Yani sevgiyi şiddete yönelterek geri dönüşü olmayacak bir yola girmiş olur. Anlatıcı bu yüzden kendi özelliklerini küçümsemekte ve bazı değerlere sahip olmadığını düşünmektedir. Kitapta sevgi sözcüklerinin yerine fiziksel temasların yoğun oluşu bununla ilişkilendirilebilir.

Sonuç olarak, birey ailesinin ona verdiği değer ve saygıyla büyür. Dışlanmışlık ve sevgi yerine ‘madde’ koymak, çocuğu çeşitli problemlere sahip olup olmadığı şüphesine iter. Sahte sevgiler ve maskeler ardında gerçekleri görebilmek ve unutmak isteyişin çatışmasıyla bireyin geçmiş sorunlarını çözmesi daha da zorlaşır. Geçmiş sorunların tekrarı bireyi gelecekten de ümidini kesmeye yönlendiren en önemli etkendir. Kör Baykuş’taki anlatıcı kendi sorunlarıyla yüzleşememekle birlikte bu sorunların tekrarıyla yaşamdan ümidini kesmiş ve ölümü sıradan bir olay gibi kabul etmeye çalışmıştır. Oysa ölümü daha görmemiş ve hayatında sadece başkalarının söylediği sahte ölümle yaşamaya çalışmıştır. Fakat sorunlu olarak gözüken davranışlarının kökeninde sevgiye hasret, yaşamaya dair umudunu koruma, saflık ihtiyacı ve ölüm korkusu yatmaktadır. Anlatıcının çoğu zaman kendisiyle çelişmesi, aynı zamanda onun bir arayış içinde olduğunu göstermektedir. Yaşamı labirent haline gelen, geçmiş ile şimdiki zaman arasında sallanan anlatıcı belirsizliklerle örülü yaşamında çoğu zaman karamsarlığa kapılarak ve gölgesini-kendisinin dışavurumunu-arayarak yaşamaktadır. Romanda bir sonuç olmaması arayışın sürekli devam etmekte olduğunu göstermektedir. Bu durum bazı soruları cevapsız bırakmaktadır. İnsan ne zaman kendisini bulur? Bulduğunu düşündüğünde mi, çareyi ölümde bulduğunda mı?

 

KAYNAKÇA:

  • Adler, Alfred, İnsan Tabiatını Tanıma. (çev. Ayda Yörükan). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2007
  • Gruen, Arno. İhanete Uğrayan Sevgi – Sahte Tanrılar. Çitlembik Yayınları, İstanbul 2007
  • Hidayet, Sadık .Kör Baykuş. Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2012.
  • Psikoloji Kitabı (çev.: Emel Lakşe) Alfa Basım Yayım Dağıtım, İstanbul 2012.
  • Sophocles, Kral Oudipus (çev.: Bedrettin Tuncel) , İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul 2013
  • Şahin, Ahmet Rıfat, ve Cengiz Güleç. “Vicdan mı insaf mı? Ego ile Süperego Çatışır Azabı Vicdan Çeker.” Psikeart Vicdan Sayı 25 (Ocak-Şubat 2013): 16-23.

 

 

 

Latest posts by Uzman Psikolog İlayda Tüter (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir